Çocukken annem hep dağınıklığımdan şikayet ederdi. Ciddi dağınık bir çocuk olduğumu söylerdi ve bu yüzden beni ağlatmışlığı bile vardır. Her şeyi her yere atabilirdim. Umurumda değildi hiç bir şey. Çocuktum sonuçta. Annemde her zaman yaptığı gibi başkalarının çocuklarını örnek göstererek şöyle derdi; “Aldığını aldığın yere bırak, bak teyzenin kızına her şey yerli yerinde kıpırdamıyor”. Hiç bir zaman dinlemedim. Söyledikleri çoğunlukla bir kulağımdan girdi diğerinden çıktı.
Sonra aradan bir kaç yıl geçti. Birden tüm dağınıklıklar gözüme batmaya başladı. Dağınık masalarda kendimi toplayamaz oldum. Arkadaşlarımla gittiğim yemeklerde masayı toplamaya kalkışacak kadar üstelik. Dağınıklıklarda kendimi kaybetmeye başladım. Tahminim ruhumu fazla dağıttım. Ruhum dağıldıkça ve ben onu toplayamadıkça etrafımda sürekli bir düzen olmasını istemeye başladım. Artık dağınık yerlerde kalamıyorum.
Stresli ortamlardan uzak duruyorum. Seslerin yükselmesi ile gözlerim doluyor. Kavgalara katlanamıyorum. Birinin bana ters bir şey söyleyeceğinden korkarak yaşıyorum. Çünkü biliyorum en ufak ters bir şey duyduğumda gözlerimden akacak yaşlar. Sesli ortamlarda duramıyorum. Çok yüksek sesler duyduğumda sanki beynimin içinde bir savaş varmış gibi hissediyorum. Kendime bir dünya yaratmaya çalışıyorum. Tamamen yalıtılmış.
Yalıtım değişiklikleri dengelemek veya tamamen yok etmek demektir. Eskiden duvarlarım vardı. Şimdi ise tüm o duvarlar yalıtılmış durumda. Büyük dengesizlikler gördüğüm anda kalemin içine kaçıp saklanıyorum. Saklandıkça daha da garip bir ruh haline büründüm. Ruhum ve içimdeki çocuk, kalenin duvarlarını yumrukluyorlar. İçimde ki ufaklık kalenin duvarlarına ellerini vurmaktan yorgun, ruhumun sesi bağırmaktan dolayı kısıldı. Ve tüm değişikliklerden uzak olan bu kalenin içinde yavaş yavaş yok oluyorlar. Ben yok oluyorum.
23 Ekim 2010 Cumartesi
elmanın iki yarısı...
Hayallerimizde ki erkeğin bir gün gelip de kapımızı çalma olasılığı gerçekten bu kadar düşük mü? Hayatı erteliyor muyuz onu ararken? Yalnız kalma sebebimiz bu mu?
Eğer hayatta gerçek aşk diye bir şey yoksa tüm bu filmler nereden çıktı?
Tüm o filmlerin gerçek olduğunu biliyorum. Kimse yaşamadığı hissetmediği bir şey yazamaz. Çünkü her ne kadar aksi söylense de kurgunun da sınırları vardır. Her eser sahibinin ruhundan parçalar taşır. Her kelimenin ait olduğu bir ruh hali vardır. Ve filmlere göre aslında her ruh cennette ikiye ayrılarak dünyaya gönderilir. Ve ömürlerini birbirlerini bulmak için geçirirler.
Yaşadığımız dönem o kadar acımasız ki. Eskiden olsaymış mesela bundan bir asır önce bu kadar zor değilmiş ilişkiler. Bu kadar karmaşık, yalan dolu ve acımasız değilmiş. Daha doğrusu bir insanın yalanını yakalamak kolaymış.
Eğer hayatta gerçek aşk diye bir şey yoksa tüm bu filmler nereden çıktı?
Tüm o filmlerin gerçek olduğunu biliyorum. Kimse yaşamadığı hissetmediği bir şey yazamaz. Çünkü her ne kadar aksi söylense de kurgunun da sınırları vardır. Her eser sahibinin ruhundan parçalar taşır. Her kelimenin ait olduğu bir ruh hali vardır. Ve filmlere göre aslında her ruh cennette ikiye ayrılarak dünyaya gönderilir. Ve ömürlerini birbirlerini bulmak için geçirirler.
Yaşadığımız dönem o kadar acımasız ki. Eskiden olsaymış mesela bundan bir asır önce bu kadar zor değilmiş ilişkiler. Bu kadar karmaşık, yalan dolu ve acımasız değilmiş. Daha doğrusu bir insanın yalanını yakalamak kolaymış.
21 Ekim 2010 Perşembe
...
Hayatta tamiri olmayan acılar olduğunu senden öğrendim. Nasıl sevdiysem seni hala yanıyor içim ve ben döne döne seni arıyorum. yüzünü görmeyeli, sesini duymayalı uzun zaman oldu. Yaz sonuydu. Deniz kenarında herkesi ile birlikte oturuyorduk.
Seni en son görüşüm bu diye hatırlıyorum. Sene de bir veya iki kere görüyorum seni. Ne varlığın azalıyor ne de yok olmanı sağlıyor.
Dün gece rüyamdaydın yine. Uzanmış bir sigara yakmıştın ve ben uzun süre yanında ki yavru köpek ile oynadım. Biliyorum ki o benim aşık olduğum adamdı. Çünkü artık sigara içmiyorsun. Benim aşık olduğum sen sigara içiyordun. Sonra uyuyacağım diye beni başından attın. Odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktım. Aralıktan seni izledim. Ben gidince rahatlamış gibiydin. Sigarandan bir nefes aldın. Sonra kafanı kaldırıp aralıktan sana baktığımı gördün. Gülme krizine girdik karşılıklı.
Neticede seni hala seviyorum. Ve biliyorum hala sana deliriyorum...
Seni en son görüşüm bu diye hatırlıyorum. Sene de bir veya iki kere görüyorum seni. Ne varlığın azalıyor ne de yok olmanı sağlıyor.
Dün gece rüyamdaydın yine. Uzanmış bir sigara yakmıştın ve ben uzun süre yanında ki yavru köpek ile oynadım. Biliyorum ki o benim aşık olduğum adamdı. Çünkü artık sigara içmiyorsun. Benim aşık olduğum sen sigara içiyordun. Sonra uyuyacağım diye beni başından attın. Odadan çıkarken kapıyı aralık bıraktım. Aralıktan seni izledim. Ben gidince rahatlamış gibiydin. Sigarandan bir nefes aldın. Sonra kafanı kaldırıp aralıktan sana baktığımı gördün. Gülme krizine girdik karşılıklı.
Neticede seni hala seviyorum. Ve biliyorum hala sana deliriyorum...
18 Ekim 2010 Pazartesi
Gitme Vakti...
Gitme vakti geldiğinde hiç kimse bir kadını olduğu yerde tutamaz. Sözler ya da vaadler kalmasını sağlayamaz. Çünkü o artık gitmeyi kafasına koymuştur. Onu orada tutacak tek bir bağ dahi yoktur artık.
Hiç bir kadın kolay pes etmez. Çünkü pes etmek bir kadının kitabında yoktur. Kanının son damlasına kadar o ilişkinin içerisinde kalacaktır kadın. Sevmeyen bir koca, aldatan bir sevgili, ağlatan bir evlat bile olsanız o son dakikaya kadar bir gün düzeleceğiniz ümidi ile yaşar. Yaptığınız her şeyi sineye çeker. Mutlu bir kadın gibi gösterir kendini herkese. Gülümsemesi hiç bir zaman yüzünden eksik olmaz.
İnadına konuşmak ister sevdiceği ile. İnadına düzeltmek ister var gücüyle. Öyle büyük olaylar da çıkarmaz. Çünkü bir kadın sessiz gider. Ve geride kalanları kimsesiz bırakarak. Ve bir kadının gidişi daima ardında büyük bir boşluk bırakır. İlk bakışta farkedilmeyecek ama zaman ile doldurulamayacak bir boşluk.
Önce eşyaları silinir hayatınızdan. Dolapta bir hayli boşluk açılır. Artık sadece dolabın bir gözü değil bütün gözleri size aittir. Sonra o hep çarpıp durduğunuz biblolar ve devirdiğiniz vazolar silinir. Hep sinir olduğunuz dantellerin yerine silmeye üşendiğiniz toz topakları yerleşir. Makyaj aynasının önünde hiç bir şey kalmaz. Çünkü o makyaj aynasıdır adı üzerinde. Tüm eşyalar gittikten sonra sadece hatıraları kalır. Kokusu sinmiştir benliğinize. Hayatınızın her noktasına. Ve insanlar kokuları unutmaz. Ve o giden kadın hiçbir zaman unutulmaz.
Hiç bir kadın kolay pes etmez. Çünkü pes etmek bir kadının kitabında yoktur. Kanının son damlasına kadar o ilişkinin içerisinde kalacaktır kadın. Sevmeyen bir koca, aldatan bir sevgili, ağlatan bir evlat bile olsanız o son dakikaya kadar bir gün düzeleceğiniz ümidi ile yaşar. Yaptığınız her şeyi sineye çeker. Mutlu bir kadın gibi gösterir kendini herkese. Gülümsemesi hiç bir zaman yüzünden eksik olmaz.
İnadına konuşmak ister sevdiceği ile. İnadına düzeltmek ister var gücüyle. Öyle büyük olaylar da çıkarmaz. Çünkü bir kadın sessiz gider. Ve geride kalanları kimsesiz bırakarak. Ve bir kadının gidişi daima ardında büyük bir boşluk bırakır. İlk bakışta farkedilmeyecek ama zaman ile doldurulamayacak bir boşluk.
Önce eşyaları silinir hayatınızdan. Dolapta bir hayli boşluk açılır. Artık sadece dolabın bir gözü değil bütün gözleri size aittir. Sonra o hep çarpıp durduğunuz biblolar ve devirdiğiniz vazolar silinir. Hep sinir olduğunuz dantellerin yerine silmeye üşendiğiniz toz topakları yerleşir. Makyaj aynasının önünde hiç bir şey kalmaz. Çünkü o makyaj aynasıdır adı üzerinde. Tüm eşyalar gittikten sonra sadece hatıraları kalır. Kokusu sinmiştir benliğinize. Hayatınızın her noktasına. Ve insanlar kokuları unutmaz. Ve o giden kadın hiçbir zaman unutulmaz.
16 Ekim 2010 Cumartesi
Tik tak...
Ruhun birileri tarafından kıskıvrak yakalanmıştır ve çözüm ararsın. Sonra bir gün hiç ummadığın bir yerden gelir çözümün. Çözüm odur ama o kendisinin senin için çözüm yolu olduğundan haberdar değildir. O farklıdır. Kimseye benzemez. Gördüğün bildiğin adamlar gibi değildir o. Lafları dolambaçlı yollardan geçirmez. Kendini allayıp pullayıp göstermez, kimse onun gibi gülemez. Ya da yargılayamaz hiç kimse onun gibi.
Ama o her seferinde sana inat seni başa sarar. Her defasında tekrarlarsın aynı tanışma merasimini. Sıkılmışsındır oysa. Her seferinde kendini en baştan anlatmak can yakar. Ve o her seferinde tanıştığı seni çok sever, ama yine unutur.
Beni hatırladın mı demezsin, buna gerek duymazsın. Susar kalırsın. Konuşsan kim bilir neler söylersin ama susarsın. Sustukça büyür kelimeler, bir düğüm olur oturur boğazına. Olan biteni bir hatırlasa bir daha gitmez dersin, ama o hep gider. Ve hiç hatırlamaz. Bilirsin sabah olduğunda yine gidecek. Unutmaya kurmuştur zamanı hep. Ve sen hep susarsın. İnsanlar şaşar kalır bu haline. Hayatının aşkı karşında oturmuş sana bakıyordur, ama sen azını açıp tek kelime etmezsin.
Kim bilir belki de kırılmışlığından hatırlatmazsın kendini. Unutulmuşluğun kırmıştır camdan kalbini. O her seferinde başka biriyle oturur karşına, kızamazsın. Bilirsin, o aslında kendini unutmaya kurmuştur zamanı.
Ama o her seferinde sana inat seni başa sarar. Her defasında tekrarlarsın aynı tanışma merasimini. Sıkılmışsındır oysa. Her seferinde kendini en baştan anlatmak can yakar. Ve o her seferinde tanıştığı seni çok sever, ama yine unutur.
Beni hatırladın mı demezsin, buna gerek duymazsın. Susar kalırsın. Konuşsan kim bilir neler söylersin ama susarsın. Sustukça büyür kelimeler, bir düğüm olur oturur boğazına. Olan biteni bir hatırlasa bir daha gitmez dersin, ama o hep gider. Ve hiç hatırlamaz. Bilirsin sabah olduğunda yine gidecek. Unutmaya kurmuştur zamanı hep. Ve sen hep susarsın. İnsanlar şaşar kalır bu haline. Hayatının aşkı karşında oturmuş sana bakıyordur, ama sen azını açıp tek kelime etmezsin.
Kim bilir belki de kırılmışlığından hatırlatmazsın kendini. Unutulmuşluğun kırmıştır camdan kalbini. O her seferinde başka biriyle oturur karşına, kızamazsın. Bilirsin, o aslında kendini unutmaya kurmuştur zamanı.
Sepya...
Kullandığım resimdeki kadın Sarah Jessica Parker. Kısa bir süre öncesine kadar onu tanımıyordum. Onu, Sex and The City ve Carrie Bradshaw'ı. Öyle her gördüğü dizi film oyuncusuna kendini benzeten asalaklardan değilim. Aslında Sex and The City bana göre değil diyordum. Ta ki SJP ile ilgili bir biyografi izleyene dek. Sonra izledim ve şuan Carrie ile kendimi özdeşleştirmiş durumdayım. Mr. Big ile gelgitli ilişkisi, arkadaşları, ilişkilerdeki o kapana kısılmış hali.
Her halimi fazlası ile buldum onda. Bir yer hariç. Oda moda. Bir dönem mağazacılık yaptığım için güzel giyinmek nedir bilirim ama moda benim için uzak bir kavram. Büyük markaları bilirim ama giyemem. Çünkü ben bir büyük bedenim. Öyle üç gram fazlası var diye tepinen kızlardan da değilim. Gerçek bir obezim. Kafama takmıyor falan da değilim. Pozitif düşün, çiçekler, ah ne güzel gökyüzü, aman ne eğlenceliyim, pembe bulutlar falan... Ahh. Aaa unuttum birde şu var hani şu en büyük yalan; “Önemli olan iç güzelliği.” Tanıdık geldi mi?
Her halimi fazlası ile buldum onda. Bir yer hariç. Oda moda. Bir dönem mağazacılık yaptığım için güzel giyinmek nedir bilirim ama moda benim için uzak bir kavram. Büyük markaları bilirim ama giyemem. Çünkü ben bir büyük bedenim. Öyle üç gram fazlası var diye tepinen kızlardan da değilim. Gerçek bir obezim. Kafama takmıyor falan da değilim. Pozitif düşün, çiçekler, ah ne güzel gökyüzü, aman ne eğlenceliyim, pembe bulutlar falan... Ahh. Aaa unuttum birde şu var hani şu en büyük yalan; “Önemli olan iç güzelliği.” Tanıdık geldi mi?
15 Ekim 2010 Cuma
Ne yapmamı istiyorsun?
Sen dediğimde ne yazmalıyım bilmiyorum. Mevsimler değişiyor. Ve ben hala senin derdindeyim. Oysa pek de aklımda olmamalısın. Evlisin bir başkasıyla, hatta baba oldun artık. Bunlar başkasına ait olduğuna dair en büyük kanıtlar değil mi?
Her olan şeyi kahramanca göğüsledim. Ama geri sekmedi hiç bir acı. Göğsüme çarpıp düşmeliydi acılar. Ama içimden geçti hepsi. Her birisinde daha da büküldü bedenim. İki büklüm oldum.
Seni farklı kılan bir halt yoktu. Seni ben yaratmıştım kafamda. Ben büyütmüştüm. Hayal dünyamın altüst olması beni böyle tepetaklak etti belki de. Hep benim olacaksın diye bekledim. Olmayacağını bile bile belki.
Ve ne zaman bir yağmur damlası görsem içim yanıyor. Seni yağmurlu bir günde kaybettim ben. Ve biliyor musun, seninle ilgili her şey gibi bunu da kimse bilmiyor. Bölük pörçük hatıralar var aklımda. Mesela bir denizden çıkma sahnen var aklımda. Sular bedeninden yavaşça süzülerek toprağa karışıyor. Kulağımın bir köşesinde sesin var “Ne yapmamı bekliyorsun” diyor. Beni sevmeni bekliyorum diyemiyorum. Oturuyorum kumlara dizlerimi taa boğazıma çekerek, denize bakıyorum. Ve sen tekrar tekrar çıkıyorsun denizden. Tekrar tekrar görüyorum o partinin bahçesinde seni. Sana “Seni seviyorum.” diyorum. Gülmüyorsun. Hiç bir gülümseme yok yüzünde. Oysa ben küçümsemeni bekliyordum. Güleceksin ve dalga geçeceksin bu saçma romantizmle diye. Bakıyorsun ve sadece diyorsun ki; “Ne yapmamı bekliyorsun.”
Sonra bir kaç ay sonrasına gidiyorum. Senin nişan töreninin olduğu güne. Seninle konuştuğumuz gün giydiğim kahverengi elbisem var üzerimde. Deli gibi yağmur yağıyor. Şehir parçalanmak üzere sanki. Yağmur olmadığını biliyorum yağan şeyin. Gözyaşlarım akıyor. Dalga geçer gibi şehrimin üstüne yağıyor üstelik. Ve o gün senin doğum günün. “Doğum günün kutlu olsun sevgilim” diyemiyorum sana.
Peki düğününü hatırlıyor musun sevgilim? Nasıl da içten dans ettiğimi. Dans değildi elbette. Ben düşüyordum. Dipsiz kuyulara. İpim olmadan üstelik. Bedenim eriyordu ruhum ile birlikte. Ve ben seni damat olarak görüyordum. Yanında ki gelinlikte ben yoktum. O cadı, o saçı başı yolunasıca sürtük vardı kollarında. Yıllarca nefret ettim o kadından. Sonra sana çocuk verdiğinde nefretim azaldı. Çocuğunu kollarında gördüğümde ve ne kadar mutlu olduğunu gördüğümde bıraktım ondan nefret etmeyi.
Ve biliyor musun sevgilim? Hala bilmiyorum ne yapmanı istediğimi...
Her olan şeyi kahramanca göğüsledim. Ama geri sekmedi hiç bir acı. Göğsüme çarpıp düşmeliydi acılar. Ama içimden geçti hepsi. Her birisinde daha da büküldü bedenim. İki büklüm oldum.
Seni farklı kılan bir halt yoktu. Seni ben yaratmıştım kafamda. Ben büyütmüştüm. Hayal dünyamın altüst olması beni böyle tepetaklak etti belki de. Hep benim olacaksın diye bekledim. Olmayacağını bile bile belki.
Ve ne zaman bir yağmur damlası görsem içim yanıyor. Seni yağmurlu bir günde kaybettim ben. Ve biliyor musun, seninle ilgili her şey gibi bunu da kimse bilmiyor. Bölük pörçük hatıralar var aklımda. Mesela bir denizden çıkma sahnen var aklımda. Sular bedeninden yavaşça süzülerek toprağa karışıyor. Kulağımın bir köşesinde sesin var “Ne yapmamı bekliyorsun” diyor. Beni sevmeni bekliyorum diyemiyorum. Oturuyorum kumlara dizlerimi taa boğazıma çekerek, denize bakıyorum. Ve sen tekrar tekrar çıkıyorsun denizden. Tekrar tekrar görüyorum o partinin bahçesinde seni. Sana “Seni seviyorum.” diyorum. Gülmüyorsun. Hiç bir gülümseme yok yüzünde. Oysa ben küçümsemeni bekliyordum. Güleceksin ve dalga geçeceksin bu saçma romantizmle diye. Bakıyorsun ve sadece diyorsun ki; “Ne yapmamı bekliyorsun.”
Sonra bir kaç ay sonrasına gidiyorum. Senin nişan töreninin olduğu güne. Seninle konuştuğumuz gün giydiğim kahverengi elbisem var üzerimde. Deli gibi yağmur yağıyor. Şehir parçalanmak üzere sanki. Yağmur olmadığını biliyorum yağan şeyin. Gözyaşlarım akıyor. Dalga geçer gibi şehrimin üstüne yağıyor üstelik. Ve o gün senin doğum günün. “Doğum günün kutlu olsun sevgilim” diyemiyorum sana.
Peki düğününü hatırlıyor musun sevgilim? Nasıl da içten dans ettiğimi. Dans değildi elbette. Ben düşüyordum. Dipsiz kuyulara. İpim olmadan üstelik. Bedenim eriyordu ruhum ile birlikte. Ve ben seni damat olarak görüyordum. Yanında ki gelinlikte ben yoktum. O cadı, o saçı başı yolunasıca sürtük vardı kollarında. Yıllarca nefret ettim o kadından. Sonra sana çocuk verdiğinde nefretim azaldı. Çocuğunu kollarında gördüğümde ve ne kadar mutlu olduğunu gördüğümde bıraktım ondan nefret etmeyi.
Ve biliyor musun sevgilim? Hala bilmiyorum ne yapmanı istediğimi...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)